24 Oca 2009

Son bir kaç gün

İhmalimin farkındayım, hatam büyük, boynum bükük (arabesk oldu). Ama son günlerde hem kişisel hem mesleki işler öyle baş döndürücüydü ki, yazacak zaman da düşünecek hal de kalmadı. Anlatsam hak verirsiniz.
Öncelikle kendimi Galatasaray'da şahane bir ev tuttum. Saray yavrusu değil tabii ama benim hayal edebileceğimin en güzeli. Bunun dışında da, beynimin iş dışındaki her minik kıvrımı, limon sıkacağı, rende, dolap gibi irili ufaklı ev malzemelerine ayrılmış durumda. Bu konuda sayfalarca yazabilirim ama eğlenceli bir konu olmadığı için susmayı tercih ediyorum.
Geri kalan bölümünde ise hem derginin yeni sayısı hem Türk yönetmenlerinin festivali, Oscar'ı derken en yoğun iş günlerimi geçirdim. O yüzden bu satırlar boş, tarihler eskide kaldı. Yine başka konularda gözlem yapacak gücüm geldiğinde, geri döneceğim. Belki yarın, belki...

10 Oca 2009

Kent

Bu şiirin varlığını yılın son günlerinde Sanem'in dürtmesi ile keşfettim. Ama yılbaşı ümitleri içerisinde, böyle karanlık bir metni paylaşmaya kıyamamıştım, taslak olarak terk etmiştim. Yani kendimi iyi hissederken, bunu yayınlamak samimi gelmemişti.
Bugün uygun bir ruh halindeyim. Ondan gününü beklemesi iyi olmuş:

Kent
"Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam;
ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca
yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın."

Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent.

Dolaşacaksın aynı sokaklarda.

Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
Hep aynı kente varacaksın.

Bir başka kent bekleme sakın,
ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde.


Konstantin Kavafis

Son dakika sayıklamaları

Bugün aklımda yazacak belirgin birşey yok. Doğaçlama saçmalamak, bir beyin fırtınası estirmek istiyorum bu satırlarda. Nereden başlasam? Çalışan gazeteciler gününü (bir tebrik bile gelmedi, haberiniz yok mu bu mühim günden, öğretmenler gününden ne eksiği var? Fazlası var bana sorarsanız. Ayrıca Recep Tayyip bile kutladı, belki özel olarak beni değil ama tüm basını. Sayılmaz ama arkadaşım değil çünkü), çalışan bir gazeteci olarak geçirdim.
Ama çalışmalarımı, anlık haberler uğruna, gelip geçici heveslerle değil, ileriye yatırımla sınırlı tuttum. Demirkarbuz'un uyarladığı Nahid Sırrı Örik'in "Kıskanmak" adlı romanını, en klişe tabirle bir solukta bitirdim. En iyisi bu mesai gününde edindiğim engin bilgileri sizle de paylaşmak. Zira surat yapmak ve romanı okumak dışında bir aktivitem yoktu. Yani anlatabileceğim birşey olmamış gün zarfında.
Romanın ana karakteri, çirkin bir kadın (romanın yapısı çirkinlik üzerine kurulmuş durumda, kasting sırasında rol tekliflerini nasıl götürdü acaba? Ana karakter çok çirkin bir kadın, sen oynar mısın? denir mi ki. Denir herhalde).
Bu kadın önsözünde, Enis Batur'un belirttiği gibi bir 'yazgıyla oynayan kadın' (femme fatale, bu arada böyle bir Türkçe çevirisi olduğunu bilmiyordum bu Frankofon tamlamanın). Ama güzelliği değil, çirkinliği yüzünden çevresindekileri yakıp yıkıyor. Tam karakteri çözmesek de, yazarımız bizi karanlığın, ihtirasın, kompleksin doğuşu konusunda ve nasıl kinle beslenip, çıkacağı anı beklediğine dair ikna etmeyi başarıyor.
Üstelik karakterin çevresindekileri yıkıma sürüklerken, hem bilincini, hem kurban psikolojisini, hem de bilinçsizliğini koruması; daha doğrusu kurban psikolojisi yüzünden yaptıklarını mübah görmesi ve bunun gözünü kör etmesi, insanın aklını başından alıyor. Zehir gibi bir egoizm ki, bunu bir yerlerden çok net hatırlıyorum. Yazgıyla oynayan kadınımızın, yazgısıyla oynadıkları da, güzelliği yüzünden kıskandığı abisi ve onun genç güzel karısı. Gerçekten 40'lardan çıkan çok garip bir roman Kıskanmak. Dün birisi, yıllarca insanın aklından çıkmadığını, verdiği hissi taze koruduğunu söyledi. Bekleyip göreceğiz. Benim beynimde şimdilik döndüğü bir gerçek. Beş dakika sonrasının sözünü veremem.

8 Oca 2009

yorgunluk

Tatlı yorgunluk denen şeyi pek bilmiyorum, daha doğrusu hatırlamıyorum. Bu ara fazlaca, özellikle de bugün korkunç yorgunluk denen şeyi deneyimliyorum. Tatlısı, üzerine bir Türk kahvesi içelim denilen türden herhalde. Buna dair en belirgin anım da, eskiden Kadıköy Salı pazarını tavaf ettiğimiz günlerde, sonrasında elimiz kolumuz dolu halde yediğimiz Hint çayındaki yemekler filandı. Uykuya dalmak gibi huzurlu, hoş bir yorgunluk çökerdi.
Bu konunun aklıma düştüğü bugün o kadar ama o kadar yorgunum ki, etrafımla ve kendimle ilgili herşey beni rahatsız ediyor. Sabah uyandığımda, kahvenin ilk yudumunda ve günün ilk adımında bile çok yorgundum. Öyle ki, çöküntü kelimesini kullanmak üzereyim. Ojelerimden, saçımdan, pantalonumdan, önümdeki bardaktan, defterimden, toz parçalarından bile rahatsızlık duyuyorum. Neyse bazen olmayınca olmuyor. Tek çözüm eve gidip, uzunca bir uykuya dalmak ve daha iyi uyanmayı ummak sanırım. Böyle günler için insanlara yorgunluk ve bezginlik izni kotası konmalı.

1 Oca 2009

madde madde yeni yıl kehanetleri


Evet, "yeni yıla nasıl girerseniz, öyle de geçip gider bu meret" kehanetine herhalde inanan yoktur ama bu konudaki esprileri yapmaktan da kendimizi alamayız. Nedeni, bir kaç saatlik bir sürecin, sürprizlerle dolu uzuncana bir zamanı belirlemesinin verdiği ferahlık herhalde. Madem, yılbaşına dair bir şeyler yazamadım, bari bu klişeden hareketle yeni yıl ruhunu bir yerden yakalayayım diyor ve yılbaşı gecesi üzerinden yıl tahminine başlıyorum.
Geçen yıl özet: Burcu'larda sevdiğim insanlarla, eğlenmiştim. Kesinlikle çok sarhoştum ve sabaha kadar poker oynayıp gülmüştüm.
Geçen yıl kehanet tutma yüzdesi: Belki yüzde 50'lerde. Yılbaşı ahalisinin büyük bölümü ile yılımı da geçirdim, evet. Oldukça çok içki içtiğim bir yıldı. Eğlenmiş miydim yıl boyunca? Parti yılı diyip geçemem kolaycana. Eğlencesi kadar sıkınıtısı da büyük oldu. Yılbaşı gecesinde bunu öngören bir durum yoktu. Poker mi? Ihıh, bir daha hiç oynamadım.
Bu yıl: 1) Burcularda, benzer bir ekipleydim. Muhtemelen yıl boyunca da, onları göreceğim. Gerçekleşme ihtimali yüksek.
2) İşten çıkıp, uzun süre trafikte kaldım. Bir talihsizlik olmazsa, işte olmaya ve dönüşlerde trafikte kalmaya devam edeceğim, doğru olma şansı var yani.
3) Çok az içki içtim, kafamda hep işler döndü (evet, ertesi gün, yani bugün de çalışacaktım ve yetişmesi gereken çok iş vardı). Çalışacağım için az içki içeceğimi sanmıyorum tüm yıl boyunca. Kafamda işlerin dönmesi kısmı maalesef doğru olabilir.
4) Yılbaşı sularında, ekrandaki Kibariye ve Özcan Deniz ikilisiyle fotoğraf çektirdim (Bu parlak fikrin mimarı Avşar ve Afşin'e alkışlar). Bütün yılımı bu iki ünlü şahsiyetle geçireceğimi sanmam. Ama eğer bu tutarsa, Avşar'ı Sezen Aksu ve Ferhat Göçer'li; Feyza'yı Haluk Bilginer ve Aşkın Nur Yengi'li bir yıl bekliyor! The horror, the horror!
5) Çok yemek yedim, Manço'ya döndüğümde, göbeğim önümden yürüyordu. Umarım böyle sürmez yoksa 10 kilo alırım rahatlıkla. Bu laneti kırmak için bugün az yemek yedim. Ehe, belki de midem hâlâ şiş olduğundan yiyememişimdir. Kendi yalanımı, kendim yakaladım.
Evet, özetle budur. Ama şimdi ortaya yeni bir yıl tahmini teorisi atıyorum, gözlerinizi dört açın, zira doğru oldu gibi.
Şimdi yakın arkadaşlarımın bildiği üzere, yeni yaşıma, 15 Ekim'de Antalya Film Festivali'nde girmiştim. Ayın 14'ünde gece yarısı olduğunda, Kaplanoğlu'nun muhteşem Süt'ünü izliyordum. Sonra basın toplantısı derken, Süt'den ayrıldığımda gecenin körüydü. Gecemi filmi düşünerek geçirmiş, sabah yönetmenle röportaj yapmış, akşamüstü Macit Macidi'ye sorduğu soruyu çevirirken ecel terleri dökmüştüm. Hemen, yılbaşı tahmin tarzında, Süt yeni yaşıma damgasını vuracak galiba demiş, bunu çevremdekilere de yaymıştım.
Cut to scene: Yılbaşı zamanı. Süt iki gün sonra gösterime girecek diye 30 Aralık'ı başrol oyuncusuyla röportajda geçirdim. 31 Aralık gününde, teybi çözdüm. Ama haberin kurgusuna karar veremedim. Yılbaşı ertesinde yayınlanacağı ve iyi olmasını istediğim bir haber olduğu için gece boyunca aklımda dönen iş, işte buydu! Sabah işe geldiğimde, önce röportaj haberini hazırladım, sonra da, ekler için -perşembe ek yazısı günü, yılbaşı ertesi bile olsa- Süt ağırlıklı bir yazı yazdım. Yılın son iki ve ilk gününde de Süt, başroldeydi, uzun sözün kısası. Hem doğumgünü, hem yılbaşı... Ne diyorsunuz? Artık kehanet açık değil mi, Süt gibi bir yıl olacak! Temiz, saf, beyaz, katkısız, hazmı zor, bilmiyorum uyduramadım... Teori benden, yorum sizden. İyi yıllar!